« Önceki |

20/9/2009

AKP DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASI


AKP DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI


ŞEVKET TALHA APUHAN 

 

A ve K partisinin iktidara gelişiyle birlikte 360 derece değişen dış politika adımlarımızı herkes gibi bende ilgiyle takip edenlerden biriyim. Önceleri Ahmet Davutoğlu’nu dış politika ilahı olarak gören herkes gibi ben de yapılan yanlışların, atılan yanlış adımların altında hep “bir bilinen” olduğunu düşünüyor, Davutoğlu’nun olduğu bir ekibin yanlış dış politika üretmesini imkansıza yakın görüyordum.. Evet, bugün bakınca anlıyorum ki yanılmışım. Peki nasıl yanıldığım sonucuna varıyorum, bakınca ne görüyorum?

 

A ve K’nın Yeni Dış Politika Tarzı

 

 

Derdimi ve anlatmak istediğimi cümlelere boğmadan maddeler halinde yalın bir şekilde açıklayacağım:

 

# Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı Dış Politika üreten adamlara “Monşer” denilerek, sonra bu sıfat ayıp sayılarak devletin bu işten maaş alan memurlarının saf dışı bırakılması.

 

# Hemen her konuda olduğu gibi Dış Politikanın da çok sevdiğim ve beni çok seven “ağabeyler”e bırakılması. Dış işleri yerine, başbakan danışmanlarının dış politika yürütmesi.

 

# Sürekli ülkeler ziyaret etmeyi büyük bir marifet gören bir anlayış ortaya atılması ve hangi başbakan ne kadar ülke gezmişti, en çok hangi Dış İşleri Bakanı havada zaman geçirdi gibi tartışmaların ahaliye hakim olması.

 

# İçeride olduğu gibi dışarıda da “Kasımpaşalı” tavırlar. ( Tabii bu sadece tavırlarda kalıyor, masada henüz bir Kasımpaşalılık göremedik)

 

 

İşte bu temel maddeleri A ve K partisinin yeni dış politika anlayışını anlatmak için kullanabiliriz. Peki yaklaşık 7 yıllık bu dönemde hangi adımlar atıldı? Hangi başarılar kazanıldı? Davutoğlu’nun “Komşularla sıfır Sorun” icadı ne kadar işe yaradı. (Hiç yaramadı, biz “sıfır sorun” dendiğinde sanmıştık ki eşit şartlarla, taviz vermeden sorunlar çözülecek, “sıfır sorun” adına vermediğimiz taviz kalmadı şamar oğlanına döndük) İşte AKP’nin 7 yıllık Dış Politika Karnesi ve unuttuğumuz-görmediğimiz bazı gerçekler:

 

 

# Kıbrıs’ta Türk Askerinin kısa zaman içinde adayı boşaltması anlamına gelen Annan Planının oylanması bir başarı gibi gösterildi. Çözümsüzlük çözüm değildir, sloganı ile Ada Rumların eline geçiyordu ki Allah Türk Milletine bir kez daha acıdı ve Rum kesimi planı tam algılayamayarak ret oyu kullandı ve ada elimizde kaldı. O zamana kadar “bizi kızdırmayın ilhak adayı ilhak ederiz” diye rajon keserken, A ve K Partisinin “VİN-VİN” politikası sayesinde muhataplarımız tarafından anlaşıldı ki bu Türkiye, O Türkiye değildir. Başbakan Dış Politika’yı kazı kazan sanmaktadır.

 

# “One minut, olmaz olmaz, bir daha da gelmem küstüm” diyerek kükreyip sonra cümle alemin gözünün içine baka baka Suriye sınırındaki mayınlı arazileri İsrail’e verip özür dileme çabasına girilmesi.

 

# Başbakan Yunanistan’ı ziyaretinde senelerdir ezilmiş, azalmış, Korkmuş Türk Halkına aynen şu cümleleri söyledi: “AB’ye bizden önce girdiniz, ne mutlu size”

 

# AB’den tarih aldık- alıyoruz, seneye, bugün, yarın diyerek taviz üstüne taviz verildi. Tarih alınınca da sanki Orta Asya’nın barbar kavimlerinden birine AB teveccühte bulunuyormuş gibi göbek atmalı- fişekli konserli kutlamalar yapıldı. 3 bin yıllık Türk Tarihi’nin kitaplardan silindiği, utançtan masanın altına saklandığı bir gündü.

 

# Ermenistan’la gizli görüşmeler yapılırken Ermeni tarafı görüşmeleri Ruslara sızdırdı, Ruslarda Azerbaycan tarafına… Sonuç: Ermenistan’dan hakaret üstüne hakaret, Azerbaycan’dan sitem üstüne sitem ve Ruslarla “PAT” diye bir gaz antlaşması…

 

# Dost olup, sıfır sorunla komşuluk yapacağız diye taviz üstüne taviz. Her önüne gelene taviz.

 

# Körfez ülkelerinin kendi başlarına yönetebilecekleri bir sermayeleri varmış gibi sıcak para akışını dengeleyeceğiz hayalleriyle içinde Anıtkabir ziyareti olmayan misafir ağırlamaları ve 3. Sınıf ülkelerin krallarının ayaklarına gidilip otel ziyaretleri yapılması..

 

# Rusya- Gürcistan savaşında Kafkaslar karnından çatlarken, Kafkas İstikrar Paktı diye saçma bir düşünceyi ortaya atarak cümle alemi kendimize güldürmek.

 

# Rusya ile aramızda tampon bölge olan ve Erzurum’dan önce Anadolu topraklarını Ruslardan koruyacak ilk ve son mevzimiz Çeçenistan’ın Putin’e peşkeş çekilmesi ve Çeçenistan davasının sahipsiz bırakılması ve Çeçenlerin Ruslara yem edilmesi. (Dış Politikanın namusu olur mu? Olur! Çeçenistan, Karabağ, Bosna, Kırım, Kerkük, Balkanlar bizim Dış Politika Namusuzdur)

 

# Irak’ta “Türkmen Cephesi’nin” tasviye edilmesi yerine Kürtlerle daha iyi anlaşabilecek teslimiyetçi bir parti kurulması çalışmaları. ( Benzerini Kıbrıs’ta bir müftü aracılığıyla yaptılar)

 

Sonuç:

 

A ve K partisinin Dış Politika yanlışları saymakla bitmez ama işte yukarıda saydığımız birkaç madde içine düştüğümüz rezaletin boyutlarını az da olsa bize açıklar diye ümit ediyorum. “Kazan- Kazan diyerek kaybetmek, “Sıfır sorun” diyerek sürekli taviz vermek sadece bizim iktidarımıza nasip olacak bir şey olsa gerek.. Allah bu durumda dış politikanın “Şahinlerine” ve “Monşerlere” sabır versin..

 

 

ŞEVKET TALHA APUHAN

 

 

 

12/9/2009

Koca İmparatorluğu Parçalayan Adam!

Apuhan

Enver Paşa’ya saldıranların dillerinden düşürmedikleri suçlamaların başında bu saçma cümle en başı çeker: “Koca imparatorluğu parçaladı”

 

Hani bir atalar sözü vardır: “Bir lafa bakarım laf mı diye, bir lafı diyene bakarım adam mı diye?”

 

Bu suçlamaları yapanların ekseriyeti bugün Türk Devletini parçalamak isteyen adamlardır ve ben en çok buna gülerim. Bir devleti parçalamak isteyenler, başka bir kahramanı devlet parçalamakla suçlar dururlar…

  

Bu suçlamanın kaynağı şüphesiz Enver Paşa’nın 1. Dünya Savaşına Almanya ve Avusturya ile birlikte katılmasıdır. Bu konuda gerçek sebeplerinden saptırılır ve Enver Paşa’nın bir Alman hayranı, hatta ajanı olduğu ve Alman çıkarlarını, Osmanlı çıkarlarından önce düşündüğüne dayandırılır.

 

Sanki Enver Paşa, Orduyu Kanuni döneminde yahut İstanbul’un fethinden hemen sonra teslim almıştır ve o orduyla büyük başarısızlıklar kazanılmış ve devlet parçalanmıştır. Tam tersi yıkılmaya mahkûm Osmanlı İmparatorluğundan bir Türk Devleti çıkaran Enver Paşa’nın ta kendisidir. Mustafa Kemal Paşa’nın başına geçtiği Milli Mücadele ruhunu yaratan kimdir? Psikolojik olarak Türk Milletini ve askerini Milli Mücadeleye hazırlayan şüphesiz Enver Paşadır. Hanımına ve arkadaşlarına Orta Asya’dan yazdığı mektuplarda sürekli Kemal Paşa’ya destek vermenin öneminden bahsetmiş ve Kemal Paşa’nın başına geçtiği hareketin memleketin kurtulması için ne kadar önemli olduğunu anlatmıştır.

 

Bir önceki paragrafa dönersek, bugün sıradan tarih okuyucularının bile bildiği bir konudur ki; Enver Paşa’nın elinde Almanlarla beraber savaşa girmekten başka bir çare yoktu. İngilizlerin ve Rusların ortak emellerinin Osmanlı’yı parçalamak ve paylaşmak olduğunu, bu yüzden Osmanlı Devleti ile beraber savaşa girmeyecekleri bugün için herkese malumdur. Enver Paşa ve arkadaşları için tek seçenek vardı: Almanlarla beraber savaşa girip İngilizlere ve Ruslara karşı savaşmak.

 

Peki, bu savaş nasıl yönetilmiştir? İddia edildiği gibi başarısızlıkla ve Sarıkamış gibi uydurma toplu ölümlerle mi? Kesinlikle hayır, bu soruya verilecek cevap şu olmalıdır: Dibe vurmuş bir orduyla bir savaş ne kadar iyi yönetilirse işte birinci dünya savaşı da o kadar iyi yönetilmiştir. Sarıkamış vakasına gelince Ziya Nur Aksun’un Şehit Enver Paşa Kitabı okunduğunda görülecektir ki, Savaş planları ve stratejisi kusursuz denilebilecek seviyededir. Ancak iki birliğin başındaki komutanların (İsimlerini yâd etmeyeceğim) yerlerinden kıpırdamama inatları ve Enver Paşa’nın bunu çok sonradan anlaması harekâttan istenilen verimin alınamamasına yol açmıştır. Üstelik verilen şehit asker rakamlarıda baştan sona uydurmadır. Bugün tarihçilerin birleştiği nokta şehit asker sayısının 90 binlerde değil, 20 binlerde olduğunun ve bunda da o zamana kadar o bölgede görülmemiş bir soğuğun etkili olduğudur.

 

 Enver Paşa’nın hayatını bir coğrafyada incelemek imkânsızdır. Balkanlar, Trablusgarp günleri, Orta Asya mücadelesi… Sadece buralarda verdiği mücadeleler bile, bugün kendisini kötüleyenlerin ki gibi dalkavukluk için değil, milleti ve dini için askeri ve siyasi mücadele verdiğinin ispatı niteliğindedir.

Tarih yalanlardan ve siyasetten arındırılıp, dalkavuklar bir kenara atılıp gerçek tarihçiler tarafından yeniden yazıldığında Enver Paşa’nın da Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bir güneş gibi parlayıp, milletimizin geleceğini aydınlatacağından zerre kadar şüphemiz yoktur. Ruhun Şad olsun Enver Paşa.

 

ŞEVKET TALHA APUHAN

12/9/2009

2023 Hedefinde Neo Osmanlılık veya Jön Türklük

şevket talha apuhan

Birkaç yüzyıldan beri süregelen fikrî ve sosyolojik değişimlerin, çoğunluğu imparatorluk halinde bulunan dünya devletlerine etkilerinin patlama noktası 20. yüzyılda yaşanmıştır. Bu dönemde dünya tarihinin hiçbir zaman tanık olmadığı büyük savaşlar ile devletlerin sınırları yeniden çizilmiş, ulus-devlet yapılanmaları imparatorlukların yerini almış, mevcut devlet sistemleri farklı bir yapıya bürünmüştür.
Orta Doğu, Avrupa ve Asya’nın buluşma noktası ve bu bağlantıların ortak köprüsü olan Türkiye’nin dünya platformundaki eski ve yeni konumu bizlerle beraber diğer ülkeler için de önemli bir mevzudur. Türkler’in Anadolu üzerindeki bin yıllık konumu, komşu devletlerle ilişkileri, bünyesinde barındırdığı onlarca halkın üzerindeki etkisi bugün düğüm halindeki olayların özünü teşkil etmekte ve dünya için “ancak Türkiye’yi anlamak ve bilmekle” bu karmaşıklığın giderileceği düşüncesini doğurmaktadır.1923 yılında, dünya tarihine damgasını vuran bir imparatorluğun enkazı üzerine bina edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, geçmişten gelen birikimlerini çağdaş dünyaya uyumlu hale getirerek muasır medeniyet idealini benimsemiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün oluşturduğu esaslar, genç cumhuriyet için çağdaş dünya düzeninde mutlaka izlenmesi ve uygulanması gereken bir önem taşımaktadır.Dünyayı çepeçevre saran Soğuk Savaş ile birlikte stratejik önemi artan Türkiye, bu dönemde denge politikası ile fazlaca yarar elde etmesini bilmiştir. İki kutup için de vazgeçilemez öneme sahip olan Türkiye hem dünya savaşına girmeyerek hem de kendi güvenliğini en üst düzeyde sağlayacak olan NATO’ya katılım ile o dönemin en büyük kârını elde etmiştir. Fakat Sovyetler Birliği’nin çöküşü hem Türkiye’nin stratejik önemini azaltacak etkenleri doğurmuş hem de kaçırılmaması gereken ama Türkiye’nin kaçırdığı fırsatları uluslararası arenaya sunmuştur.  

Devletlerin Orta Asya, Kafkasya ve Doğu Avrupa’da etkinlik gösterme yarışında yanlış karar ve politikalarla geri sıralara düşen Türkiye, şu anki durumları değerlendirme aşamasında yine yeterli etkiyi gösterememektedir. Bununla beraber komşu devletler ile olan ilişkilerde verilen maddi ve manevi tavizler ülke refahı açısından tehlikeler oluşturmaktadır. Yeni binyıla girdiğimiz süreç içerisinde Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimiz sıklaşmış ve ülke için yapılması gereken reformların önemi anlaşılmıştır. Bu doğrultuda Türkiye için gerekli olan yenilikler Avrupa Birliği’ne uyum şartları içerisinde gerçekleştirilmektedir. Bunlarla beraber süreç içerisinde Ermeni diasporası yanlış verilerle dünya kamuoyunu Türkiye aleyhine farklı düşüncelere sevketmekte ve bu durum üzerimizde psikososyal açıdan kötü etkiler bırakmaktadır. Avrupa seviyesindeki yaşam şartlarına uyum süreci ile birlikte bu tür sosyal baskılara maruz kalan Türkiye için zorlu süreç başlamış bulunmaktadır. Yunanistan ile sık sık gerilen ilişkilerimiz diplomatik yollarla çözülmeye çalışılsa da yeterli verim elde edilememektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönelik ambargolar ve ülkenin tanınmama sorunu, yetersiz girişimlerin varlığından dolayı Avrupa Birliği ile olan ilişkimizi de zedelemektedir. Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, Türkiye’nin farklı sosyal ve siyasi konularıyla da bağlantılıdır. Ancak hakkımızı savunmak birçok kere aleyhimize etki oluşturmuştur. Diğer yandan, başta Orta Doğu olmak üzere tüm dünya için büyük öneme sahip olan Irak coğrafyasındaki gelişmeler bizi de olumsuz etkilemekte ve  bu duruma dahiliyetimiz yeterli olmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli bir müttefiki olarak Türkiye’nin adı sık sık anılmakta ancak Irak’a fiziki temasların önü kesilmektedir. Türk mirasına sahip olan bu bölgelerde daha sağlam politikalarla istenilen huzurun sağlanması Türkiye’ye bağlıdır.Gerek Balkanlar gerekse Orta Doğu ve Kafkasya için bölgesel güç olma özelliği taşıyan Türkiye, kendisine 2023 hedefi koymalı ve mevcut potansiyelini bu süreç içerisinde en yüksek seviyede kullanmalıdır. Çeşitli merhalelerle karşılaşacağımız tehditleri şimdiden öngören bir mantık ile hareket edilmelidir. Bütünleyici ve koruyucu güç olan Türkiye maddi ve manevi değerlerin yeniden yükseleceği tarihî dilimleri 2023’e kadar yaşayacaktır.

Çanakkale Zaferi’nin yüzüncü yıldönümü 2015, aynı zamanda bizlerden tazminat talebi hayali olan Ermeniler için de ortaya çıkma ve kendini gösterme dönemi olacaktır. 2020’de meclisimizin açılış yıldönümü, 2021 ve 2022’de büyük zaferlerimizin yıldönümleri yaşanacaktır. Ülke olarak bu zaman dilimini milli değer ve kalkınma konularında dönüm noktası haline getirmeli ve bu fırsatları iyi değerlendirip 2023’e lâyıkıyla girmeliyiz. Az bir zaman kalmasına rağmen eldeki potansiyeli değerlendirmemiz, amacımıza ulaşmamız için yeterli olacaktır.

2023’e Kadar Kitlesel Girişimler

Türkiye coğrafi ve sosyal konumunu çeşitli temel başlıklar altında düzenleyip Acil 2023 Plânları oluşturmalıdır. Bu temel başlıklar başta eğitim, ekonomi ve uluslararası siyaseti içermektedir. Ulusal ve uluslararası denge politikalarımız ile sosyal refah hedef alınmalı, bu vesile ile öne çıkma fırsatları değerlendirilmelidir.Eğitim bizim en güçlü olmamız gereken alandır. Mevcut eğitim kapasitemiz çağın gerektirdiği maddi ve manevi kapasiteye çıkarılmalıdır. Fiziki şartları yetersiz olduğundan dolayı öğrenim göremeyen ve görmekte zorlanan gençler en kısa zamanda ideal eğitim ortamına kavuşturulmalıdır. Ders müfredatları yorumcu ve yaratıcı neslin yetiştirilmesine yönelik köklü değişikliklere uğramalıdır. Üniversiteler sadece bilim yuvası olmalı, farklı müdahalelere maruz bırakılmamalıdır. Bürokratik pek çok engele uğrayan yurtdışındaki Türk gençleri bizlerin kayıp beyinleridir. Onları ülkemizde istihdam etmeli ve yapılması şart olan Türk lobisinin temellerini oluşturmalıyız. Aynı zamanda yurtdışındaki lise ve üniversitelerimize gerekli desteği vermeli, bu konuda yaygın bir politika izlemeliyiz.Ekonomik olarak da pek çok düzenlemelere ihtiyacımız vardır. Türk ekonomisi yoğun olarak Avrupa Birliği uyum sürecinde düzenlenen esaslar doğrultusunda iş görmektedir. Ancak bölgesel güç olan Türkiye, çevresindeki fırsatları yeterince değerlendirememektedir. Bizim öncelikle Avrasya ekonomi politikası oluşturmamız, Türk cumhuriyetleri ile sıkı işbirlikleri gerçekleştirip dev Çin ekonomisine bu yolla ulaşmamız gerekir. Unutulmamalıdır ki Çin ve Rusya Asya’daki iki büyük siyasi ve ekonomik dengedir. Bu iki büyük nokta için Türk Cumhuriyetleri kesinlikle vazgeçilemez devletlerdir. Aynı şekilde Orta Doğu’da güçlü bir ekonomik yapıya sahip olması gereken Türkiye çeşitli işbirlikleri ve ortak oluşumlarla petrol merkezi bu coğrafyada büyük hamlelerde bulunmalıdır. Türk ulusal ekonomisi özelleştirmelerle zedelenmemelidir. Önceliği Türk sermayesi olan ulusal ekonomik girişimlerimiz bizlerin yararınadır. İçte kendi sermayemizi teşvik, dışta ise yaygın kuvvet olmamızı sağlayacak faaliyetleri esas almak bizi güçlendirecektir. İşsizliği büyük oranda azaltacak bölgesel projelerle istihdam artırılmalı ve bu sayede sosyal refah dengelenmelidir.Çevresinde Avrupa Birliği, Şangay İşbirliği Örgütü ve İslam Konferansı Örgütü gibi organizasyonlar bulunan ve bunlar arasında coğrafi olarak büyük öneme sahip olan Türkiye’nin hızlı şekilde ülkelerarası işbirliğine girmesi, kendini kabul ettirmesi ve potansiyelini değerlendirmesi şarttır. Sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel her türlü oluşum bizzat devlet tarafından oluşturulmalı veya desteklenmelidir. Özellikle geleceğin yöneticileri olacak ve dünyaya kendilerini gösterecek olan genç nüfusun siyasetle ilgilenmesi sağlanmalıdır. Ulusal gençlik politikaları, gençlerin girişimciliğinin artmasını sağlayacak desteklerde bulunmalıdır.

Türk gençliğinin birbiri ile sıkı iletişimi ve dünyaya entegre olacak diyalogları uluslararası platformda Türkiye’nin hakkını savunacak bir Türk lobisinin oluşmasını sağlayacaktır.2023’ün Türkiye’si; sosyal devlet anlayışı ile toplumun her kesimini kucaklayan, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi konularda dünyaya kendini anlatabilen ve genç bireylerini en iyi şekilde değerlendiren bir ülke olarak en büyük aktör olacaktır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye dünyaya adaleti, barışı, huzuru ve refahı yayan müstesna bir ülkedir. George Friedman`dan gelen tavsiyeler Neo Osmanlı veya Jön Türk açılımlarının 2023 hedefinde olacağını göstermektedir.

ŞEVKET TALHA APUHAN-FATİH ÖZTARSU

12/9/2009

BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE İTTİHAT VE TERAKKİ

Makaleler
www.enverpasadergisi.com
Şevket Talha Apuhan

 

İttihat Terakki hareketi, doğru ve yanlışlarıyla Osmanlı fert ve cemiyet hayatının sayısız alanına nüfuz etmiş, dönemin fikir ve siyaset kurumlarını reforme etmiş, imparatorluk mirasını Yemen’de, Galiçya’da, Çanakkale’de, Filistin’de, Sarıkamış’ta siper ve cephe önlerinde milli devlet geleneğine tevarüs ettirmiştir. Bu çalışmamızda gayemiz, İttihat ve Terakki’nin az bilinen ama çok konuşulan taraflarını tarihe not etmektir. 

İttihat Terakki Anti-Emperyalist Bir Hareketti 

Temmuz 1908 devrimi akabinde ilk hükümet programında Makedonya’nın Avrupa güdümündeki yönetimine karşı olması ve kapitülasyonların kaldırılması avrupanın tepkisine yol açtı.[1] Cemiyet, 1911–12’li yıllarda Trablusgarp’ta; 1912-13’lü yıllarda Balkanlarda, gizli komitacı örgütlerle yürüttüğü asimetrik savasın yanı sıra bir de imparatorluk sınırlarında yükselen azınlık ırkçılık ile mücadele etmek zorunda kalıyordu. Örneğin, 1904 yılında Fransız kontrolüne giren Fas, 1909 yılından itibaren gen Osmanlı subay ve askeri uzmanlarının aktif mücadele sahalarından sadece biri olmuştur. Fas’taki Osmanlı askeri misyonunun başında bulunan komutan kurmay Yüzbaşı Tahir Bey idi. 1912’de İtalyanların Trablusgarp’taki işgali sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk çekirdeğini oluşturan Fedai Zabıtan Grubuna katıldı. Teşkilat-ı Mahsusa, muhtemelen I.Cihan Harbi başında Enver Paşa’nın emri ile kuruldu. Teşkilat hem ayrılıkçı hem de Avrupalı emperyalizmine karşı direnişi sürdürmek için kullanıldı.[2] Bu anti-emperyalist mücadele, Balkanlar’dan Kafkaslara, Anadolu’dan, Orta Doğu’ya uzanan, Fuat Balkanların, Kuşçubaşı Eşreflerin, Süleyman Askerileri, Mustafa Kemallerin, Enver Paşa gibi cesur Türk kahramanlarının can siperhane kavgalarını ihtiva etmektedir. 

II. Meşrutiyet ve Ayrılıkçı Kürt Hareketi 

II. Meşrutiyetin ilk yıllarında filizlenen milliyetçilik, Osmanlılık üst kimliği altında Arnavut, Arap, Kürt alt kimlikleri ile basında ve siyasi platformlarda yer almaya başladı. Böylece İttihat Terakki’nin devlet bütünlüğünü korumak bir tedbir olarak gördükleri İttihad-ı Anasır fikri ile Osmanlı unsurlarını hürriyet, eşitlik, kardeşlik prensipleri içerisinde bir arada tutmanın hayal olduğu anlaşıldı. Kürt olma bilinci ilk kez Jöntürk hareketi içerisinde yer alan çok az sayıdaki Doğu Anadolu kökenli Osmanlı aydınlarınca dile getirildi. Doğu Anadolu’da yaşayan etnik unsurlara atfen “Kürt Meselesi” şeklinde ilk defa dile getirilen mahalli talepler, meşrutiyetin getirdiği hürriyet ortamında bölgesel talepler çerçevesinde siyasallaşma zemini buldu.[3] Jöntürk hareketinin içinde bulunarak, İttihat Terakki’nin kuruluşunda yer alan Abdullah Cevdet ve İshak Sukuti’nin önceleri Osmanlılık fikrine bağlı olmalarına rağmen II. Meşrutiyet’in ilanı ile ayrılıkçı görüşleri belirginleşmişti. Bu yönüyle Jöntürk hareketi II. Abdülhamid yönetimine olan muhaliflerin vazgeçilmez platformu olmuştur. Jöntürk hareketinden İttihat Terakki’ye geçiş süreci ile belirginleşen ayrılıkçı kürt hareketinin ortaya çıkışında cemiyetin iki hatasını irdelemek gerekir. Birincisi “Osmanlılık” siyaseti sebebiyle diğer alt kimliklerin etnik ayrılıkçı hareketlerine teorik önlemlerin alınmaması. (bu hata, ileriki yıllarda Ziya Gökalp gibi cemiyet teorisyenlerince “içtimai ırk” bağlamında değerlendirilerek düzeltilmiştir.) İkincisi ise anti-emperyalist amaçlarla bir araya gelen ittihat terakki mensuplarının sırf Abdülhamid Han’a muhalefet cephesini genişletebilmek adına farklı maksatlarla Abdülhamid Han’ı yıpratmaya çalışan grupları bünyesinde bulundurması olmuştur.  Aslında Jöntürkler arasındaki bu ayrışma ilk kez 4 Şubat 1902 tarihinde yapılan I. Jöntürk Kongresinde netleşti. Bir tarafta Prens Sabahattin’in Adem-i Merkeziyetçi prensipleri ve meşrutiyeti gerçekleştirmek adına her türlü dış müdahaleyi kabul ediyorlardı.   Pozitivist düşüncelerin savunucu olan Ahmet Rıza ise, ihtilali gerçekleştirmede yabancı müdahalesine karşı çıkıyor, Osmanlı toplum yapısında Türk unsurunun, hâkim olduğu merkeziyetçi bir devlet içerisinde sürdürülmesine inanıyordu. Bu sebeple Ahmet Rıza ve ekibi Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adıyla ayrılarak İttihat Terakki’nin ilk nüvelerini oluşturdu.  Ayrılıkçı Kürt hareketinin ise daha sormaları Prens Sabahattin’in başı çektiği Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti içinde faaliyet gösterdikleri söylenebilir.

İttihat Terakki’de Türkçü Söylem 

Cemiyetin münevver cephesini oluşturanlar arasında Türk milliyetçileri olarak tavsif edilen entelijansiya önemli bir yere sahipti. Partizan ve münevver; siyaset ve ilim iç içeliği, dönemin çoğu mecmualarda neşredilen Türkçü metinlerinde de kendini sergiler… Der saadet efendilerinin aşina oldukları klasik nesir ve şiir dilinin uzağında dururlar. Nasıl Marx’ın yazıları hem sosyalizm hem de felsefe tarihine dair iki yönlü bir okumaya izin veriyorsa, meşrutiyet devrinin külliyatı da milliyetçiliğe ve Türkiye’de sosyoloji ve tarihin kurumsallaşmasına dair ideolojik ve bilimsel alana yönelik bir analize imkân sağlar.[4] Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü gibi münevverlerin çalışmaları bunlara örnek teşkil eder. Bu dönemin Türkçülüğü iki kaynaktan beslenir. İlki İttihat Terakkiye’de merkezlik eden Makedonya, diğeri Rusya’daki Müslüman Türk aydınlardır. Bu bağlamda milliyetçi münevverlerin her iki coğrafi kolunun da ülkelerindeki modernleşme ve kurumlarının ürünü olduğunu görmekteyiz. Makedonya merkezli Türk milliyetçiliğin “hars milliyetçiliği”; Rusya merkezli Türk Milliyetçiliğinin “kan ve soya dayalı bir milliyetçilik” prensibine dayandığını söyleyebiliriz. Bu dönemde en güzel dil Türkçe, Türklük şerefli bir ululuk, vatan ise Osmanlı toprağı değil, Türk yurdu olmuştu. Osmanlı padişahının bile durumu değişmişti. O da artık Türk hakanı olmuştu.[5]


ŞEVKET TALHA APUHAN-HAKAN BOZ

[1] Odile Moreau, Jöntürkler ve Emperyalizme Direnen Gizli Örgütler, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt

[2] Atilla Çeliktepe, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Siyasi Misyonu, 2003, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, s. 74

[3] Fatih Ünal, II. Meşrutiyet, Ulusçuluk ve Kürt Ayrılıkçı Hareketi, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt, s.70

[4] Doç. Dr. Mehmet Özden, Hürriyet Çağında Milliyetçilik, II. Meşrutiyet Döneminde Türkçü Söylem, Doğu-Batı, sayı 46, 2.cilt

[5] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1965, s. 63

12/9/2009

dilde fikirde işte birlik

FATİH ÖZTARSU  


Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarına kavuşan Türk devletleri ile yakınlaşmamızı sağlayan en büyük etkenlerden biri, Türkiye öncülüğünde oluşturulan Türk Kurultayı fikridir. 1993'ten beri yapılan kurultaylar vesilesiyle Türk devletleri ortak kararlar alma imkânını elde etmektedir. Aslında bu girişimler yeni sayılmazlar. Türk kurultaylarını yeni buluşmalar olarak adlandırmak yanlıştır. Bugün gerçekleştirilen kurultayların kökü 1905'e dayanmaktadır. İlk Türk kurultayı 1905 yılında Rusya'nın Nizhniy Novgorod şehrinde yapıldı. Kurultayın öncülüğünü Alim Maksud, Gaspıralı İsmail, Ahmet Ağaoğlu ve Abdürreşid İbrahim gibi fikir adamları yapmaktaydı. Bu kurultayın ardından 1906 yılında yeni bir kurultay oluşturuldu. Burada Gaspıralı İsmail'in üzerinde durduğu "Türkiye Türkçesi ile eğitim" zorunluluğu gündemdeydi. Kız ve erkek öğrenciler için ilköğretimin zorunlu ve ana dilleriyle yapılması ile beraber Türklerin ortak siyasi yapılanmalara gitmeleri yönünde kararlar alındı. Çarlık Rusya'sının 1917'de kan kaybetmesi ile oluşan yeni dönemde Türkler farklı politikaların izlenmesi gerektiğine inanmışlardı. Sosyalist ideolojinin müjdelediği özgürlük ortamı içinde yeni bir kurultay oluşturuldu. Bu kurultayda Tatar Türkleri olan "Birlikçiler", mevcut Rusya içerisinde muhtar yapıyı, Azerbaycan ve Türkistan Türkleri ise "Toprakçılar" olarak federalist yönetimleri savunuyorlardı. Türkler arasındaki bu fikir ayrılıkları Sovyetler Birliği'nin oluşumu için bir sorun teşkil etmedi. Zarar gören taraf Türkler oldu. Yükselen özgürlükçü sesler bir süre sonra bastırıldı ve Sovyetler Birliği dönemi başlamış oldu.

Sovyetler sonrası başlattığımız buluşmalar ise aynen bu fikir adamlarının hedeflediği gibi, ortak amaçlar doğrultusunda hareket etme amacını taşımaktadır. Yeni dönemde gerçekleştirdiğimiz buluşmaların en önemlileri 10. ve 11. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayları'dır. 10. Türk kurultayına bağımsız Türk cumhuriyetleri, 6 federe devlet, 2 özerk cumhuriyet ve 11 Türk topluluğunun yanı sıra Avrupa'da yaşayan Türk birlikleri katılmıştır. Katılım düzeyi olarak en düşük performansı gösteren ülke Özbekistan olmuştur.   Kurultayda Kazakistan tarafından dile getirilen"Orta Asya Devletler Birliği" fikri Kazakistan'ın Türk birliği düşüncesi doğrultusunda en aktif çalışan ülke olduğunu göstermektedir. 2007'de Bakü'de gerçekleştirilen 11. Türk Kurultayı devletler nezdinde çok önem arz eden bir buluşma olmuştur. En başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yönelik izolasyonların kaldırılması ve Karabağ ile Irak konularında ortak kararların alınması son yıllarda atılmış önemli adımlardır. 40 maddelik bildirinin sunulduğu kurultayın sonuç kısmı da ortak amaçlarımız yönünde önem arz etmektedir.

20. yüzyılın başında İsmail Gaspıralı'nın Türk birliği fikri için dillendirdiği "Dilde, fikirde, işte birlik" sözü bugün Türk devletleri için ortak slogan olmuştur. Şimdiye dek yapılan kurultaylarda alınan kararlar tamamen hayata geçmese de, 11. kurultayın hemen ardından devletçe yapılan ortak faaliyetler ve büyük projelere başlama çalışmaları geleceğin Türk dünyası adına büyük ümit vaat etmektedir. Bununla birlikte sivil girişimlerin varlığı da vazgeçilmez öneme sahiptir. Şu ana dek Türkiye'nin ilgili ülkelerde yapmış olduğu eğitim faaliyetleri en büyük sivil girişim olarak tarihte yerini almıştır. Kazakistan'da Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi, Azerbaycan'da Bakü Qafqaz Üniversitesi, Kırgızistan'da Manas ve Atatürk-Alatoo Üniversitesi, Gürcistan'da Uluslararası Karadeniz Üniversitesi ve bunların yanı sıra açılmış olan ilköğretim, lise ve üniversite hazırlık kursları Türk dünyası birliği için atılmış en önemli adımlardır. Bunların devamının devlet ve sivil ortaklığı ile sağlanması daha büyük oluşumların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Not : Özbekistan bağımsızlığını ilan ettiğinden bu yana gerek Türkiye gerekse diğer Türk devletleriyle en çok sorun yaşayan devlet olmuştur. Geçimsiz tutumunu bugün dahi sürdüren Özbekistan, Türkiye'nin ülkesindeki faaliyetlerini devamlı surette kısıtlamaktadır.

M. Fatih ÖZTARSU

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı